|
|
|
Hızlı Menü |
|
|
Diğer Bağlantılar |
|
En Çok Okunan Makaleler
|
|
|
|
En Çok Okunan Şiirler
|
|
|
|
En Çok Okunan Fıkralar
|
|
|
|
En Çok Okunan Hikayeler
|
|
|
|
Mayıs Ayı Belirli
Günleri
|
|
|
| |
En Çok İndirilen Slaytlar |
|
|
|
Kitap Özetleri
|
|
|
|
Ödevler
|
|
|
|
|
İstatistikler
|
- IP:38.107.179.242
- Bugün:43
- Geçen Gün:581
- Toplam:112783
|
Kitap Tavsiyeleri
|
|
|
Edebi Bir Şahsiyet
|
|
|
|
|
Forumda Son Durum
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ötelenmiş Yaşanmışlıklar |
|

Türk Edebiyatının Nobel ödüllü yazarı Orhan Pamuk'un Yeni Hayat isimli romanının başlangıç tümcesidir; bir gün kitap okudum bütün hayatım değişti...
Evet, 17 Ağustos 1999'da meydana gelen yüzyılın en büyük felaketi olarak adlandırılan deprem fiziksel ve ruhsal olarak bir kırılma noktasıdır, bir milattır bütün hayatımızı olumsuz olarak değiştiren ve değiştirecek olaylara gebe...
Kızımız Ankara’da, oğlumuz ilimizdeki üniversitede öğrenim hayatlarına devam ederken karı -koca ikimizde emekli olup kendimize ait işyerimizi çalıştırıyorduk. Rutin ve mutlu bir hayat sürdürüyor, maddi-manevi hiçbir şeyin sıkıntısını çekmiyorduk. Ta ki tabii afet olduğu halde; yetkililer tarafından 'afet bölgesi' ilan edilmeyen Gölcüğümüzde de o kıyameti yaşayacağımız ana kadar... Üç aylığımızı almış; işyerimizde ki eksik malları tamamlamış, ödemelerimizi yapmış olmanın huzuruyla cebimizde kalan 100.000 lirayla o meşum geceye girmiştik. Misafir olan aile dostlarımızla evimizin balkonundan 'Donanma Komutanlığı'nın Devir-Teslim Töreni'ni' izlemiş, havuz başında bulunan yerli-yabancı misafirlerin nostaljik, slow müzik eşliğinde yaptıkları kıvrak dans figürlerine bizde el ve ayaklarımızla eşlik etmiştik. Havai fişeklerin aydınlattığı gökyüzü pırıltılarla doluydu o gece, neşe ve kahkahalar içinde gülüp, şakıyorduk... Hava sıcak, çok sıcak ve bunaltıcıydı, ben yorgunluktan üzerimdekilerle kanepede uyuya kalmış, eşimde ayaktaydı hala, sıcaktan uyuyamamıştı...
Yaralı kurtulmuştum, ağır hasarlı, yıkıldı yıkılacak evimizden. Sol dizimin üzerinde iç kısımda çok geniş bir açık yara vardı hemen dikilmesi gereken, üstüm başım kan içindeydi ve yalınayaktım. Eşim ve oğlum üzerlerinde atlet, altlarında pijama, ben de dünden sırtımdan çıkartmadığım kolsuz penye ve kısa şortla dolaşıyordum. Çok kan kaybettiğim için, kanım çekilmiş titriyordum Ağustos'un 18'inde...Bana sıra gelecek gibi değildi hastanede... Her taraf ağlayan, inleyen, ağır yaralı, hatta artık sevdiklerine bir kez olsun gülümseyemeyecek filizlerle doluydu. Eşimin defalarca ısrarlı yalvarmaları neticesinde açık yaramın üstü sadece kapatılmış, sık sık bayılmalarım içinde koluma serum takılmıştı. Birçok tanıdıkla karşılaştık gecenin 03.20'sinde...
Kolları, kanatları kırılmış, aile fertleri eksilmiş, yitmiş, boşluğa dikilen gözleriyle, elleri böğürlerinde, çarnaçar... Büyük bölümü yıkılmış, her tarafı açık morg görünümünde ki hastaneye sabah 09'a kadar aralıklarla gidip, gelmiş yarama dikiş attıramamış, çaresizlik ve büyük acı içinde, sabahın ayazında üzerime örtülen gazete ve karton parçalarıyla ısınmaya çalışıyordum. Herkes hareket halindeydi, ne yapacağını bilmez halde... Arabada devamlı garnizon içinde bilinçsizce tur atıyorduk, evimiz, işyerimiz, arkadaşlarımız, dostlarımız hepimiz birbirimizden ayrı düşmüştük. Ambülânslar, askeri helikopterler sürekli yaralı ve ölü taşıyorlardı çevre hastanelere... Ben de steyşın arabamızın arka kapısı açık vaziyette, kolumda serum, gözlerim ağlamaktan şişmiş, kıpkırmızı, titreyerek, aval, aval sağıma-soluma bakıyordum, tek başınaydım mahşeri kalabalıklar içerisinde... Kırılan, dökülen, yanan, yıkılan şipşirin donanma kenti ilçemizin yok oluşuna içim sızlayarak, acımla baş başa... Eşim ve oğlum darbe görmüş kalabalıklar içinde eşimize, dostumuza rastlayabilir miyiz acaba diye dolaşıyorlardı.
Daha kaybettiklerimizden habersizdim.. Komşularım, arkadaşlarım, velilerim, öğrencilerim, müşterilerim ve dostlarımın... Telefonlar çalışmıyor, yollar enkazlar nedeniyle geçilemiyor, her taraftan dumanlar yükseliyor ekşi ve buruk bir ölüm kokusu Gölcük'ümün üzerinde yükseliyordu. Gözlerimden sessiz gözyaşları sinsice süzülüyordu, sızlayan-kanayan açık yaramın üzerine ve belirsiz geleceğimize...
İşyerimiz 8 katlı apartmanın altında kalmış, tabelasının bir bölümü gözüküyordu, şükrettik binlerce kez halimize, ya üçümüzde enkaz altında kalıp,20 yaşında ki kızımız hayatta tek başına ailesiz, savunmasız, geleceksiz kalsaydı...
Garnizon içinde durum tespiti yapan, askeri ciple dolaşan iki görevli zabit bana niçin ağladığımı sorunca durumumu, çaresizliğimi anlattım. Kasımpaşa Deniz Hastanesi' ne biraz sonra hareket edecek savaş gemisine gitmemizi önerdiler. Yürümek ne mümkün bacağımdan seke seke... Dayanacak ne baston, nede bir dal parçası göremiyorduk etrafımızda... Gemi komutanı olduğunu öğrendiğimiz bir zabit beni hemen kucaklayıp dar ve dik merdivenlerden güverteden; yerlerde gelişigüzel yatırılmış, başlarında ağlayanları bile olmayan Ağustos'un 18'inde güneş altında hareketsiz yatan tazelerin arasından geçirip odasına götürüp, şefkatle yatırdı... Çıt çıkmıyordu koca gemide... Belki de artık gerek kalmamıştı güvertede ki yolcuları en kısa zamanda İst. Kasımpaşa Deniz Hastanesine götürmeye... dilleri lal olmuş, ızdırapları dinmişti...İçime akıttığım gözyaşlarımla biran evvel yan tarafta ki kıçtankara olan başka bir savaş gemisine yine kucakta nakledildim..Yaramı uyuşturacak ilacı,dikecek ipi kalmamıştı gemi doktorunun... 10 dikiş atıldı zorla baldırıma acı ve feryatlarım eşliğinde. Uzun tırnaklarım elimi sıkıca tutan eşimin avuç içlerini paralamıştı, kanıyordu biteviye... Öğleden sonra olmuştu sanırım, saatimiz bile yoktu bileğimizde, sedyedeydim kendime gelmeye çalışıyordum. Askere' yavrum bana bir dal sigara bulur musun' diye adeta inledim.'Efendim isterseniz sizi salona götüreyim orada aileler var, soğuk sıcak ikramlarımızda mevcut 'deyince 'işte duymak istediğim en güzel şey bu' diyerek tüm hayır dualarımı askere yönelttim, yanaklarından öptüm, ellerine sarıldım anası niyetine... Birşeyler yiyip içince gözümüz, gönlümüz açılmış, durmaksızın ağlayan kundaktaki bebeğin nesi var diye sordum yanımdakilerine...
Babası gemi personeli imiş ve o gecede nöbetçiymiş... Bebek kurtulmuş enkazdan ama annesini bulamamışlar, bebek açlıktan değil, anasızlıktan ağlıyormuş...
Haberi alır almaz 4 saatlik yolu 7-8 saatte alıp, birbirlerinden habersiz ayrı arabalarla gelip enkazlar içinde arayan kardeşlerimiz bizi bulup, aynı gün gece yarısına doğru bizi memlekete götürdüler...
Kız arkadaşlarıyla İzmir'e tatile giden kızım o gece yaz okulu için Ankara'ya dönerken o dakikalarda içinde ki sıkıntıyı zorla bertaraf edip AŞTİ'YE iner inmez bizi aramış ama bir türlü ulaşamamış... Eve gelip TV'lerden felaketi öğrenir öğrenmez yanımıza karayoluyla gelmenin imkânsız olduğunu, uçak içinde parasının yetmediğini öğrenince kahrolmuş, bizim yitip gittiğimizi düşünüp...
Eşimin arabamızı kullanacak hali bile yoktu şoktan. Üç araba 15 dakikalık yolu 3 saatte almış, Petkim Rafineri'sinin patlama tehlikesi altında olduğu anonslarla duyuruluyor, herkes bulunduğu yeri terk etmek için E-100 karayolu üzerinde hareket halindeydi. Emniyet şeridi bile dolu olduğu için ambulanslar güçlükle yer buluyor, kurallar sıklıkla ihlal ediliyordu. Holivud senaristleri bile bu kadar yaratıcı olamaz, filmleri hiçbir ödüllü yönetmen bu kadar iyi yansıtamazdı. Büyük bir film platosundaydık adeta rollerimiz o kadar gerçekçiydi ki... Bunları yaşıyor olamazdık, bir rüyada kâbus görüyor olmalıydık... Amcası, dayısı, halası, yengesi kızımı telefonla sürekli arıyorlar, birtürlü düşüremiyorlardı yoğunluktan... Hatlar her olağanüstü durumda olduğu gibi kilitlenmişti. 2-3 saatlik bir çabanın sonunda nihayet müjdeli haberi kızıma vermişler, bir türlü ikna edememişlerdi, evladım inanmıyordu hiçbirine, bizler konuşacak durumda değildik. Hayat bizim için saat 03.05'te durmuştu... En sonunda karşılıklı ağlaşarak, üçümüzün de seslerini duyarak ikna olmuştu aradan geçen11-12 saatin sonunda...
İnsan yabancılardan veya düşmanlarından zarar görmez, yakınlarından ve dostlarından gördüğü kadar.
Hallac-ı Mansur;
''Dostun attığı gül yaralar der''. Ne kadar doğrudur söylediği...
''Bizi düşmanın attığı taş değil'',
İşte bu kadar basit pamuk ipliğine bağlı dostluk, akrabalık ilişkileri... Düşmeden düşmüş gibi yapıp; yanımızda kalanlara sıkı, sıkı sarılmalıyız...
Düşenin dostu olmazmış... O kadar doğru ki...
Muhtaç olduğun bir zamanda uzatılan bir dosteli; daha sonra yaptığı iyilikleri çarpıcı bir şekilde yüzüne bir tokat gibi vuruyorsa ve en yakınından geliyorsa bu darbe; ikinci bir şok dalgası yaratıyor insanın ruhunda, yıkım gücü birincisinden katbe kat daha fazla...
Felaketin bir iyiliği varsa, hakiki dostlarımızı tanıtmasıdır.(Balzac)
Tüm sevdiklerim ruhunuz şad olsun...
Gölcük/Depremin kalbi
Yazar: Fatma Türkdoğan
765 kez okundu.
Tavsiye Et
|
|
Yazarımızın Diğer Yazıları...
|
|
|
|
|
|
Google da Arama33> |
|
|
|
|
|
|
|